Okullar & Ekoller

      Frankfurt Okulu:
       (Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü) Birden fazla disiplinle ilgilendiği için bu oluşum okul olarak adlandırılmaktadır. 1920’lerin başında kurulmuştur. Teknolojinin toplumsal yaşam üzerindeki etkisine ve özellikle yeniden üretimine popüler kültürün kitleler üzerindeki etkisine, neo-marksizm tanımlamalarına bunun yanı sıra, kapital ve toplum – kültür ve kapital – kültür ve toplum ilişkileri üzerinden çıkarımlar yapmayı amaçlamış bir okuldur. Okul tarihsel olarak 4 evrede incelenebilir.
1-      1923-33 Gronberg dönemi.
2-      1933-50 Max Horkeimer dönemi. (II. Dünya savaşı, Nazi İktidarı ve kaçış)
3-      1950-70 Almanya’ya kısmi dönüş.
4-      1970 sonrası (Habermass’ın ortaya çıkması)

Öncüleri, Theodeor Adorno, Max Horkeimer, Walter Benjamin, Jurgen Habermas, Herbert Marcuse.

Walter Benjamin: Mekanikle beraber sanatın zarar gördüğünü ve yeniden üretimin sakıncalı
olduğunu savunur. Mekanik ve yeniden üretim sonucu yapıtların Aura’larını ve özlerini kaybettiğini söyler. “The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction”
                Benjamin daha sonra tüketici konumlaqrı, tüketici davranışları, mekan – insan çözümlemeleri ve kentsel yapı çalışmalarının yeniden tanımlanmaları konusunda çalışmalar yaptı. Bu yeniden tanımlamalar sonucu ortaya çıkmış bir kavram da “Flaneur” dür. Flaneur’de özne kentsel mekanlarda kalabalıklarda, mağaza vitrinlerinde amaçsızca gezinen ilgisiz boş biriydi. “O asfaltta bitki örnekleri toplamaya gider” Flaneur kalabalıklara karışarak etrafı müşterilerin akınıyla dolu metafor boşluğuna teslim olur. Ancak Walter Benjamin’in Flaneur’ü sürekli olumsuzluklar taşımaz. Bejamin Flaneur’ü için karmaşıklık ve ikili karşıtlık ihtiva eden bir tanım yapmıştır. “O bir yandan daha çok bir dedektif gibi davranan ve insan doğası hakkında soğukkanlı bir çalışmaya angaje olan aktif bir faildir, gözlemcidir, diğer yandan (kadın ya da erkek) belirsiz bir kalabalıkta metafetişizm’i ve yeniliğin amansız takipçiliği içinde yapay teselli yabancılaşmış bireydir.”
                Bu Flaneur tanımlaması onun tamamlanmamış “kemerli yapılar” (arcades Project) projesi için de bir altyapı oluşturmuştur. 19.yy. Paris’in ideolojisi ve kentsel dokusunun nasıl iç içe geçtiğini araştırmayı amaçlamıştır. Bejamin bu fetafetişizminin yeni mimarı biçimler tarafından geliştirildiğini öne sürer. Kemerli Yapı, 1820 ve 1830’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Bunlar cam ve demirden inşa edilen ve gazla aydınlatılan mekanlardı. Lüks malları göstermek için kullanılıyorlardı. Bunlar bozuk caddelerden farklı olarak metaların sergilenmesi ile uyarılan sabit bakışlara sahip Flaneur için güvenli bir yer sağlamıştır. Benjamin’e göre öznellik mekan ve meta arasındaki bu ilişki “malları satmak için Flaneur’den yararlanan”  alışveriş merkezleri ile devam edecekti. Bejamin’in bu fikirleri halen alışveriş merkezi literatürü üzerinde etkilidir.
                Theodor Adorno & Max Horkeimer: Benjamin gibi Adorno’da Alman kültürel elitlerinin saygı duyduğu farklı bir düşünür ve fütüristtir. Önemli bir müzik eleştirmeni (müzikologtur) 68 öğrenci olaylarının ortasında kalmış ve o kuşaktan yazdıkları ile yaptıklarının uyuşmadığı yönünde eleştiriler almıştır. Adorno okulun en fazla kavram üreten ve ağdalı zor bir dil kullanan üyesi, Horkeimer ise daha duru ve nispeten anlaşılırdır. Söz konusunu ikili kavramsallaştırma ve alan araştırmaları arasında gidip gelmişlerdir. Buradaki temel metin (Dialegtic of Enlightenment) dır. Bu metin ikisi tarafından kaleme alınmıştır. Adorno’nun 1940’larda Los Angeles’daki sürgün yaşamının onun bu konulara yönelik görüşlerini etkilediği söylenir.
                İkili çalışmalarda aydınlanma projesinin çıkmaza girdiğini savunurlar. Daha önce aydınlanmanın insan özgürlüğünü getireceği ve eleştirel düşünceyi destekleyeceği öngörülüyordu. Fakat rasyonalite, akıl ve bilimsel bilgi kendileriyle birlikte toplumsal yaşamın araçsal denetimini getirmişti. Aydınlanma akıllı ve dikkatli bir toplum yerine dar ve pragmatik ve rasyonalite biçimiyle belirlenen bir dünyaya yol açmıştır. Bürokratik, teknolojik ve ideolojik güçler insan özgürlüğünü kısıtlamış ve pasif tek tip tüketicilerden oluşan kitle toplumu. (mass society) yaratmıştır. Buna karşılık toplumsal elitler bu değişimler sayesinde kendi güçlerini sağlamlaştırmışlar. Kapitalin gücü ve araçları sayesinde (medya) kapital sahipleri, kalıp düşünce, duygu ve inançları kitlelere pazarlayabilirler. Bu endüstriye kültür endüstirisi denir. İşin ilginç tarafı kitleler bu düşünceleri sadece basit birer meta olarak almazlar, aynı zamanda o kültürleri benimserler hatta içselleştirirler. Bu sebeple kültür edüstrileri kendilerini kitle kültürü olarak gösterebilirler. Bu endüstrilerin üretiminde oligopol yapılar görülür. Adorno’ya göre kitle endüstrileri 20.yy.’ın kültürünü bu şekilde oluşturmuştur. Yani 20yy. ın kültürü kapital sahipleri tarafından oluşturulmuştur. Adorno’nun bu görüşleri Neo-Marksist’tir. Onların belirttiği gibi izleyicilerden bağımsız hiçbir düşünce beklenmemelidir. Bu sürecin temelinde yüzeysel zevklerin ve eğlencenin üretimi bulunur. Theodor Adorno ve Max Horkeimer’a göre izleyicilerin “lanet gerçeklikten kaçışına izin veren ve direnişi engelleyen” akımın temeli de budur.
                Bir bütün olarak ele alındığında Adorno’nun popüler kültüre yönelimi reddedişidir. Popüler kültürü, yüzeysel, bayağı, çıkarcı ve tehlikeli bulur. Özellikle caz müziği ve popüler filmleri suçlar. Yüksek sanata yakındır. Neticede onlara göre aydınlanma projesi çıkmaza girmiştir.
                Jurgen Habermas: Aklı yeni biçimlerle tanımlayarak Aydınlanma Projesini kurtarma çabasına girer. “The structural Transformation of The Public Sphere” 1960’lardaki doktora tezi. 70 ve 80’lerde önemsenmeyen bu metin Doğu Avrupa’daki kadife devrimden sonra güçlü bir entelektüel çevre tarafından yeniden keşfedildi. Kamünist rejimlere karşı yürütülen halk gösterileri, otoriter devlet anlayışının çöküşü, sivil toplumun (devlet dışı toplumsal yaşama alanı) yükselmesi buna neden oldu. Onlar bunu tartışma ve yurttaş etkinliğinden oluşan kamusal alanın aktif kuruluşu yoluyla devlete karşı koyulabileceğinin bir işareti olarak okudular.
                Jurgen Habermas 18.yy.’da insanlar tarafından, kafelerde felsefe, iktisat, politika ve toplumsal örgütlenmeye ilişkin temel sorunlar hakkında entelektüel fikir paylaşımlarından oluşturulan aktif bir kamusal alanın varlığından söz eder. Basım araçlarının ortaya çıkmasıyla sıradan toplum üyelerinin kendi görüşlerini ilan edebildiklerini ve paylaşabildiklerini söyler.
                Ancak 19.yy.’a gelindiğinde sanayi kapitalizminin yükselişiyle birlikte bazı şeylerin yanlış gittiğini görür. Kamusal alanın yerini Marks’ın kullandığı “burjuva birliği”’nin aldığını söyler. Kamusal alan belli bir sınıfın gasp edilmiştir. Kitle İletişim Araçları’nın etkisi ile siyaset geniş toplumsal alandan kurumsallaşarak farklılaşmıştır. Bu nedenle çağdaş döneme geçişle birlikte kamusal alan tamamen ortadan kaybolmuştur.
                İnsanlar toplumu oluşturan konuşmacılar ve girişimciler olmaktan çıkıp pasifize olmuşlardır. Bu da beraberinde kaçınılmaz bir depolitizasyon dalgasını getirmiştir. (Biçimsel politik yaşamın dışındaki alanlarda söylemin rolü.)
Habermas daha sonra iletişimin insan özgürlüğünü geliştirmeye yönelik potansiyeli üzerinde çalışmıştır. “The Theory of Communication Action” Aydınlanmanın Diyalektiği’ndeki aklın toplumun bürokratik rasyonelleşmesi içinde bir çıkmaza girdiğinin ileri sürülmesinde Adorno ve Horkeimer’ın karamsar ve kaderci düşüncelerinde öyle bir noktaya geldiklerini ve yine kurtuluş için aklın temel olduğunu görmediklerini düşünür. Habermas aklın yeniden tanımlanabilmesi ile Enlightenment Project’in kurtulabileceğini söyler.
The Theory of Communication Action’da
1-      Kültürel bilginin aktarılması
2-      Toplumsal bütünleşme ve grup dayanışması – uzlaşma
3-      Kişisel özdeşleşme
Özgür düşüncenin ideal bireyler tarafından tartışılması. (Disterted Communication) Araçsal ve amaçsal çarpıtma.     

Chicago Okulu:
1920-30 lar. Misyonları şehirde iletişim bağlantısını kurmaktır. Chicago’daki suç oranı artışı ve şehir sorunları sosyologları bu alanda çalışmaya yöneltmiştir. Burada medyanın söylemi önemlidir. Şehrin medyaya – medyanın şehre etkileri araştırılmıştır. Bu okul şehri bir mekan olmasına rağmen bir metin olarak ele almıştır.
Irk ayrımcılığı, çeteler, merkez beyazlarınken perryferry zencilerin mekanlarıdır. Mahallesel bölünmeler bulunmaktadır. Sosyo ekonomik gücün her zaman merkezde bulunması bir “öteki” durumunu öne çıkartmıştır. Öteki kimdir? Sorusuna da yanıtlar aranmıştır. Üyelerin pragmatist oldukları için sürekli metodlar üretmişlerdir. Temel amaçları Amerika’lıyı yaratmaktır. Pragmatizm de toplumsal yapıların sorunlarına bulunan çeşitli ıslah yöntemlerinde sürekliliğin gereği savunulur. Chicago Okulu maddi kaynakların adil ve insani dağılımı için teorik ve ahlaki destek sağlamıştır.
Simon Pattern: Toplumsal ve ekonomik farklılıkların iletişim ve iş birliği yoluyla azaltılmasına duyduğu ilgi ve ihtiyaç yeni Amerikan çevresine uyum sağlamaya çalışan bireylerin korunmasına yönelik tasarlanmış; ekonomik hakların geliştirlmesi ile sonuçlanmıştır. Amerikan persfektifi biyoılojiden sosyolojiye doğru değişmiştir.
Okulun öncüleri ve önde gelen araştırmacıları;
Albion Small: Okuldaki sosyolojik araştırmanın örgütleyicisi.
Edward Ross: Medya konusunda birçok makalenin yazarı.
Robert Park: Hümanist perspektif ile toplum bilimlerini inceler.
Albion Small: Gruplar ya da kurumlar arasındaki tepki alışverişinden söz eder. Devlette bu alışverişe dahildir ve hepsi ile eşit mesafededir. Albion Small, Geoge Vincent ile birlikte “Introduction to the Study of Society” kitabını yazmıştır. Bu kitapta eşik bekçiliği kavramına da değinirler. (Gatekeeper). Modern toplumda basının işgal ettiği yeri inceler.
Edward Ross: Bir “Laisses Faire” bireyciliği döneminde kolektivizm ve hükümet müdahalesinin sıradan hale geldiği bir zamanda planlı bir toplumu savunmuştur.
Robert Park: Toplumsal yapıdan ziyade toplumsal süreç ve aydınlanmış bir kamu potansiyeli ile ilgilenmiştir. Park, Dewey’in “Toplum iletişim içinde iletişim aracılığıyla var olur” anlayışını benimsemiştir. Ancak Park bireyin toplum içindeki önemine ehemmiyet vermiştir. Yabancı dildeki basını da inceleyerek azınlıkların iletişimini araştırmıştır.

Birmingham Okulu:
 (Birmingham Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi) Hoggart’ın yöneticliğinde kurulmuştur. 1970’lerden sonra Stuart Hall’ın yöneticiliğinde daha bilinir olmuştur. 1980’lerin başlarına kadar, merkezin içinde ve çevresinde yürütülen araştırmaların Britanya Kğltğrel Çalışmalarına temel metinler yayınlamasının yanı sıra çok önemli kuramsal maddelerin kurulmasını içeren bir dönem oluşturduğu düşünülür. Bunların çoğu okulun topluluk normlarını, grup aidiyetini yansıtan bir pratiğin ürünleriydi. 90’larda bu enerji azalmıştır. Okulun çalışmaları 3 temel konuda sınıflandırılabilir.
1-      Kitle İletişim Araçlarının metinsel incelemeleri ve bunların hegemonya ve ideolojiyi yeniden üretmeye yönelik işleyiş ve biçimleri.
2-      Günlük yaşamın özellikle alt kültürlerin etnografik incelemeleri. Bunlar kabaca politikanın iktidarın ve eşitsizliğin yaşam tarzı ve modayı nasıl şekillendirdiğini ortaya çıkartmaktadır.
3-      Thatcherizm ve ırkçı milliyetçilik çalışmaları gibi siyasal ideolojiler ile ilgili çalışmalar. Burada ilgi, bunların kültürel kodlarının ortaya çıkarılması ve neden geniş bir kamusal çekim yaratabildiklerini saptama üzerinedir.
KİA’ların metinsel incelemeri. Stuart Hall ‘e göre medya eleştirel düşünüşü engelleyen gerçekleklik tanımları üretmektedir. Hall medyadaki ideolojik mesajların çoğunlukla gerçekliğin yanlış bir imgesini yaratarak işlediği üzerinde durmuştur. Sorunsallaştırma yerine doğallaştırma vardır der. Öreneğin; İşçiler ve yönetim arasındaki bir çatışma. “sanayi tartışması” olarak sunulur. Oysa çatışmanın gerisindeki kapitalist düzeni ve yapısal güçleri sorgulayan derin bir çaba yoktur.
-          Kültür özerktir. Fakat aynı zamanda toplumsal ve demokratik temellere gevşek bir biçimde bağlanır
-          Barthes den alınan anlam ve ima katmanlarını kullanırlar. Hall Decoding ile Encoding arasındaki anlam kaymasına değinir. Recevier ve Source lerle ilgilenir. Medyayı doğru okumaktan söz eder.
Hakim okuma- Muhalif okuma – Müzakereci okuma biçimlerine ayırır. İzleyici ve okuyucu
Yeni hedef kitlenin sorunlarıyla ilgilenir.
                İzleyicilerin direnme kapasitelerini ölçmeye çalışır. Neo-Marks’cı şifreleme ve şifre çözümüne atıfta bulunur.
                Raymond Williams ve Hoggart: (Kültürel okur yazarlık) Günlük yaşamdan yola çıkarak İngiliz kültürünü anlatırlar. İşçi sınıfının gazete ve radyo tüketimi davranışlarını inceliyorlar. Williams günlük yaşamla bağlantılı olarak TV’nin akışını inceliyor. Günlük yaşam TV’yi örtüştürerek sizi verimli bir alılmayan haline getiriyor. Kadınların haberlere ilgisizliğini araştırıyor. Savaş haberleri seyretmezken cinayet haberlerine ilgi duyuyorlar, çünkü orada bir hikaye var.

                Okullar Arasındaki Farklar:
-          Birmingham okulu okuyucu ile ilgilenmiş alılmayan etkisi üzerinde çok durmuştur. Decoding Encoding Makalesi. Hall’un okuma biçimleri teorisi gibi.
-          Frankfurt okulu tamamen kurumsal bir yapıya sahiptir.
-          Chicago Okulu tam anlamıyla Pragmatist bir yapıya sahiptir. Mekanları metin gibi inceleyerek her çalışmasında kabul edilebilir bir feedback bekliyor. Daha çok sosyalleşme ve toplumsal uyum üzerinde duruyor.
-          İngiliz Kültürel Çalışmaları, popüler olanın politik geçerliliğini savunur. İzleyicilerin kitle kültürü alımlamasına yönelik ampirik araştırmalar sonucu sıradan insanların Adorno’nun düşündüğünden daha zeki ve eleştirel olduğunu ileri sürüyor.